Ekoloji ve Romantizm Kültü - III

Romantizm, Hiyerarşi ve Yabancılaştırılmış Sevgi Kurmacası



Romantik sevgi, seven ve sevilen arasındaki hiyerarşik ayrılığı esas alır. Toplumda cinsiyet, yaş ve sınıf temelinde kurulan böylesi güç ilişkilerinin sayısız örneği mevcuttur. Erkekler kadınları, yetişkinler çocukları, zenginler yoksulları ve nihayetinde efendiler köleleri geleneksel bir itkiyle romantikleştirir. Bu ayrım, gruplar arasındaki farklılıkları şişiren kurum ve ideolojiler eliyle kök salar. Cinsiyet (denen), değiştirelemeyeceği varsayılan toplumsal cinsiyet rolleriyle arsızca pohpohlanarak kutuplaştırılır; ebeveynler etnik kimlik, sınıf ve cinsiyet odağında ayrıştırılır ve soyutlanırken, çocuklar ‘kenar mahallelerdeki’ okullarda adeta tecrit edilir. Böylesi yapısal ve ideolojik sınırlar, toplumsal bir yabancılaşma için mevcut koşulları ‘iyileştirmekten’ öteye gitmez. Bu bağlamda, baskıcı otoriteler tahakkümleri altında olanların geçmişlerine ve hayatlarına dair pek az şey bilmektedir. Böylesi bir sevgi ilişiği, hiyerarşinin heybetli duvarları arasında salınırken, baskıcı sınıfın diğerlerinin sürdüğü hayata ve koşullarına dair romantik bir tutum benimsemesine rıza gösterir.

Romantik sevgi, egemen olan ve ezilen arasındaki ilişkiyi kaçınılmaz, cazip ve hatta “tamamlayıcı” kılarak toplumsal tahakkümü içkinleştirmekte ve yüceltmektedir. Hem egemen olana hem de ezilene dair, bireylerin toplumsal düzene meydan okumasının yolunu açabilecek karşılıklı aynileştirmeyi, acımaya varan şefkati ve öfkeyi gizleyen romantik imgeler yaratır. Romantizm, egemen olanın suçluluk duymadan tahakküm kurmasına izin verir ve ezileni payına düşene razı olması ve hatta bundan memnuniyet duyması için ‘ayartır’.  

Toplumun doğaya giderek daha fazla yabancılaşıyor olması, doğanın bu romantizm için meşru bir hedef olduğu fikrini de güçlendirir. Artan kentleşme ve banliyöleşmenin yanı sıra çiftliklerin terk edilmesi, tarımsal faaliyetlere doğrudan katılmayı neredeyse bütünüyle engeller. Doğa ile olan ilişkimiz, iştahımızı, zevklerimizi ve arzularımızı şekillendiren üretim ve tüketim endüstrilerinin tekelindedir. Aşina olduğumuz doğa, piyasa araştırmacılarının romantik tasvirleri yoluyla satın alacağımız bir ürüne dönüşür. “Kırsal yaşam”a dair ne kadar az şey bilirsek, ona olan arzumuz o kadar katlanır. Pek çoğumuz, henüz yaşamadığımız bir hayata özlem duyarız, ancak fırsat buldukça ‘doğaya kaçarak’ ya da kahvaltıda tam tahıllı, besleyici bir mısır gevreği yiyerek tatmin olacağımızı ummayı da ihmal etmeyiz.

Toplumsal ekoloji kuramını geliştiren Murray Bookchin, yıllar önce bana kırsalın yoksulluk ve endüstriyel tarım nedeniyle terk edilmesinin, medyada kırsal yaşamın romantik tasvirlerine daha çok rastlayacağımıza yol açacağını söylemişti. Sahiden de, çiftliklerin boşalması ile reklamlar kırsalda çekilmiş görüntülerle süslendi. Sallanan sandalyelerine oturmuş, yulaf kepeğinin faydalı olduğunu tembihleyen veya size mikrodalgada pişirebileceğiniz elmalı tartlar uzatan yaşlıları her yerde görebilirdiniz.

Bizler, birbirimize ve doğaya yabancılaştırılmış bireyler topluluğuyuz. Dikkatli davranmazsak, bu romantik sevgi gözü dönmüş bir halde bizi radikal bir sosyal ve ekolojik dönüşüm için harekete geçmekten alıkoymaya devam edecektir. Gerçek sevgi, toplumdaki ve toplum ile doğa arasındaki hiyerarşik ayrılığı ortadan kaldırmak durumundadır. Ayrıca, karşılıklı anlayış, fiili bir ilişki ve işbirliği için cinsiyet, yaş ve etnik kimlik dahil toplumsal ayrımın her türünü yıkmalıdır.

Kaynak: Ecofeminism: Women, Animals and Nature, 1993

Yorumlar

Popüler Yayınlar